Son göstergelere göre Türkiye sanayi sektörü karmaşık bir görünüm sergiliyor
Türkiye’de sanayi cephesinde son göstergeler, aynı anda hem zayıflama hem de uyum sinyalleri vererek karmaşık bir görünüm ortaya koyuyor. Bir yanda istihdam verileri ve güven endeksleri, özellikle imalat tarafında baskının sürdüğünü düşündürüyor; diğer yanda çalışanların sektörler arasında görece hızlı hareket edebilmesi, ekonominin şokları absorbe etme kapasitesine işaret ediyor. Bu tablo, Türkiye ekonomi gündeminde “geçici dalgalanma mı, yapısal dönüşüm mü?” sorusunu yeniden öne çıkarıyor.
Haziran 2025 itibarıyla TOBB verileri, sanayide son beş ayda 220 bin kişilik istihdam kaybına işaret etmişti. Aynı dönemin, 2022 Eylül’ünden bu yana en düşük seviyelerden biri olarak kayda geçmesi, şirketlerin maliyet ve talep koşullarına verdiği tepkinin sertleştiğini gösterdi. Buna karşılık Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) blogu Merkezin Güncesi’nde yayımlanan “İstihdamda Sektörel Kaymalar ve Çalışan Geçişleri” başlıklı analiz, 2025’te sanayinin istihdam içindeki payı azalırken hizmetlerin payının arttığını; bunun da gelir seviyesi yükseldikçe görülen küresel eğilimle uyumlu olduğunu vurguladı. Sahadaki soru ise daha somut: Üretim kapasitesi korunurken iş gücünün yönü nereye evriliyor?
TCMB çalışması, TÜİK’in ücretli çalışan verileri üzerinden 2024 Mayıs-2025 Mayıs döneminde toplam istihdamın %1,2 arttığını; ancak sanayi istihdamının yaklaşık 157 bin kişi (yaklaşık %3,1) azaldığını ortaya koydu. Aynı zaman aralığında inşaatta 83 bin kişi (yaklaşık %4,6) artış, hizmetlerde ise 258 bin kişi (yaklaşık %2,9) artış kaydedildi. Bu kayma, şirketlerin yeni sipariş döngülerine göre istihdamı yeniden ayarladığı bir döneme denk gelirken, iş gücünün hangi niteliklerle öne çıkacağı tartışmasını da büyütüyor. Özellikle otomasyon, yapay zekâ ve algoritmik süreçlerin rutin işleri dönüştürdüğü bir çağda, sanayi çalışanlarının “aynı işi daha hızlı yapmak” yerine “farklı işi yapabilecek yetkinliğe” yönelmesi bekleniyor.

İstihdam kaybı ile işgücü hareketliliği aynı anda nasıl okunmalı?
TCMB’nin SGK idari kayıtlarıyla yaptığı takip, işgücü piyasasının düşündüğünden daha “akışkan” çalıştığını gösteriyor. 2024 Mayıs’ta çalışıp haziranda kaydı olmayan yaklaşık 835 bin kişinin %67’sinin bir yıl içinde yeniden işe girdiği hesaplandı. Bu oran, yeniden işe girmeyenlerin tamamının işsiz olduğu anlamına gelmiyor; çünkü emeklilik, kendi hesabına çalışma veya kamuya geçiş gibi durumlar da aynı kümede yer alıyor.
İmalat özelinde ise tablo benzer: 2024 Mayıs’ta imalatta çalışırken haziranda kaydı olmayan 172 bin kişiden 117 bin’i, 2025 Mayıs’a kadar yeniden istihdama döndü; bu da yaklaşık %68’lik bir geri dönüş oranına karşılık geliyor. Analiz, bu düzeyin imalattaki kaybın doğrudan işsizlik oranını diğer sektörlere kıyasla daha sınırlı artırabileceğine işaret etti. Öte yandan yeniden işe girenlerin hepsi aynı yerde kalmıyor: Sektör değiştirenlerin önemli bir bölümünün hizmetlere yönelmesi, sanayi içinde yeteneklerin nasıl tutulacağı sorusunu gündemde tutuyor.
Bu hareketlilik, kısa vadede “tampon” görevi görse de, sanayideki istihdamın niteliği ve verimlilik tarafındaki baskıyı tek başına çözmüyor. İhracat ve sipariş döngülerinin seyrini izleyen şirketler için asıl mesele, dalgalı talepte üretim ve finansman dengesini korurken nitelikli çalışanı elde tutabilmek. Dış ticaret gündeminde son dönemde öne çıkan gelişmeler de bu dengeyi etkiliyor; ihracat performansı ve pazarlardaki yön değişimleri, sanayi kârlılığını doğrudan belirliyor. Bu çerçevede Türkiye ihracatındaki artışa ilişkin son veriler, üretim kararlarının arka planını anlamak için yakından izleniyor.
Orta düşük teknoloji döngüsü sanayinin performansını neden sınırlıyor?
Orkimder Yönetim Kurulu Başkanı Korgün Şengün’ün değerlendirmeleri, sanayinin performans tartışmasını “teknoloji seviyesi” üzerinden okumayı öneriyor. Şengün’e göre Türkiye’nin üretim altyapısında orta-düşük teknoloji ağırlığı, çalışan başına katma değeri ve ihracatın niteliğini sınırlıyor. Düşük fiyat rekabetine sıkışan firmalar, ücret artışlarını ve uzun vadeli yatırım iştahını aynı anda taşımakta zorlanıyor; bu da istihdamı dalgalanmalara daha açık hale getiriyor.
Küresel örnekler, dönüşümün nasıl mümkün olabileceğine dair somut bir çerçeve sunuyor. Güney Kore, 1980’lerde düşük teknolojiye dayalı alanlardan 1990’larda elektronik, kimya ve otomotivde daha yüksek teknoloji kümelerine yönelmiş; Incheon ve Daejeon gibi merkezlerde Ar-Ge, üretim ve üniversite işbirliğini aynı ekosistem içinde güçlendirmişti. Bu tür kümelenme yaklaşımı, sanayinin sadece kapasitesini değil, verimlilik ve inovasyon kabiliyetini de yukarı taşıdı.
Şengün’ün işaret ettiği bir başka boyut, özellikle kimya gibi stratejik alanlarda dağınık yapıların verimliliği aşındırması. Ne üretileceği, hangi girdinin dışa bağımlı olduğu ve hangi yatırımların ölçek yaratacağı planlanamadığında, teşviklerin etkisi kısa vadede kalabiliyor. Tam da bu noktada otomasyon ve yapay zekâ, “işi azaltan” bir faktör olmaktan çok, doğru yetkinliklerle birleştiğinde üretimi dönüştüren bir kaldıraç haline geliyor.
Dış koşullar ve stratejik örnekler Türkiye için ne söylüyor?
Sanayi göstergeleri yalnızca iç dinamiklerle şekillenmiyor; dış talep, enerji maliyetleri ve jeopolitik gerilimler de tabloyu etkiliyor. Avrupa pazarıyla entegre çalışan birçok imalatçı için yaptırımlar ve ticaret kısıtları gibi başlıklar, tedarik zinciri maliyetlerini ve teslimat sürelerini yeniden tanımlayabiliyor. Bu bağlamda AB ile Rusya arasındaki ekonomik yaptırımlara dair gelişmeler, özellikle Avrupa’ya ihracat yapan sektörler açısından risk kanallarını canlı tutuyor.
Yüksek katma değerli üretim konusunda İrlanda örneği de sık anılan bir karşılaştırma alanı. Ülke, 2000’lerin başından itibaren kimya ve ilaçta üretim üssü olma hedefini güçlendirdi; 2024 itibarıyla kimya ve ilaç ihracatının 85 milyar avronun üzerine çıktığı, kimya sektörünün toplam ihracatta %55’ten fazla pay aldığı ve sektörde 40 binden fazla kişinin çalıştığı verileri, ölçeğin nasıl kurulduğunu gösteriyor. Büyük çokuluslu firmaların üretim yatırımlarını çekmek, tek başına vergi avantajıyla değil; altyapı, insan kaynağı ve üniversite-sanayi bağlantılarının birlikte tasarlanmasıyla mümkün oldu.
Türkiye’de tartışma, benzer bir sıçramanın hangi bölgelerde ve hangi alanlarda yapılabileceği sorusuna dayanıyor. Bandırma, Mersin ve Adana gibi sanayi havzalarının kimya ve biyoteknoloji gibi stratejik alanlarda daha planlı kümelenme adımlarıyla güçlendirilebileceği, sektörde dile getirilen senaryolar arasında. Bu yaklaşımın başarısı ise kısa vadeli finansman rahatlatıcılarından ziyade, üretim modelini ve iş gücü becerilerini aynı anda dönüştürebilen bir çerçeveye bağlanıyor. Bugün Türkiye için esas sınav, sanayideki karmaşık görünüm içinden, teknoloji ve verimlilik ekseninde kalıcı bir gelişme rotası çıkarabilmek.





