Sivil toplum kuruluşları, bazı savaş bölgelerinde insani koşulların kötüleştiğini açıkladı

sivil toplum kuruluşları, bazı savaş bölgelerinde artan insani krizlere dikkat çekerek, kötüleşen yaşam koşulları ve acil yardım çağrısı yaptı.

Sivil toplum kuruluşları, son günlerde yayımladıkları değerlendirmelerde savaş bölgelerinde insani koşulların hızla ağırlaştığına dikkat çekiyor. Uyarıların odağında özellikle Sudan’daki çatışmalar ve yardım ekiplerine yönelik riskler var. Başkent Hartum’da pazar günü Uluslararası Kızılhaç Komitesi konvoyuna ateş açılmasıyla sonuçlanan olay, insani misyonların sahada hangi güvenlik boşluklarıyla karşı karşıya kaldığını yeniden gündeme taşıdı. Söz konusu saldırı, sivillerin tahliyesi sırasında ve Kızılhaç ile çatışan taraflar arasında önceden varılan güvenlik düzenlemelerine rağmen gerçekleşti.

Sudan’da ordu ile Hızlı Destek Güçleri (HDK) arasındaki çatışmaların sürdüğü bölgelerde yüz binlerce kişinin mahsur kalması, insani yardımın ihtiyaç sahiplerine erişimini daha da kırılgan hale getiriyor. Birleşmiş Milletler kuruluşları ile ulusal raporlar; gıda, su ve sağlık hizmetlerinde ciddi yetersizlikler, sivillerin güvenli çıkış güzergâhlarının kapalı olması ve yardım hatlarının kesintiye uğraması gibi başlıklarda tablonun ağırlaştığını kaydediyor. Yardımın gecikmesi yalnızca açlık ve hastalık riskini büyütmüyor; mülteciler ve ülke içinde yerinden edilenlerin sayısını da artırarak daha geniş bir insani kriz dalgası yaratıyor.

Sudan’da Kızılhaç konvoyuna saldırı ve sahadaki güvenlik açmazı

Hartum’daki saldırıda uluslararası misyon çalışanları arasında ölü ve yaralıların bulunduğu bildirilirken, olay yardım hareketliliğinin en kritik halkası olan tahliye operasyonlarını da tartışmaya açtı. Sudan ordusu, konvoyun belirlenen güzergâhın dışına çıktığını ve beraberinde HDK’ye ait silahlı bir aracın bulunduğunu öne sürerek ateş açıldığını savundu; Kızılhaç çalışanlarından çok sayıda kişinin yaralandığını açıkladı. Buna karşın sahadaki aktörler, daha önce üzerinde mutabık kalınmış güvenlik prosedürlerinin devre dışı kalmasına dikkat çekiyor.

Sudan sivil siyasetinin öne çıkan bileşenlerinden Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri lideri Mahir Ebu’l Cuh, saldırının “yansımaları olacağı” değerlendirmesini yaptı ve olayı konvoya eşlik eden HDK aracına ilişkin teknik tartışmalara indirgemedi. Ebu’l Cuh, saldırının, Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) için faaliyet izninin yenilenmemesi ve bazı insani ekiplerin ülkeye giriş vizesi alamaması gibi başlıklarla birlikte ele alınması gerektiğini söyledi. Bu yaklaşım, yardım erişiminin askeri ve siyasi hesapların parçası haline gelmesinin siviller üzerinde nasıl doğrudan bir maliyet ürettiğini gösteriyor.

sivil toplum kuruluşları, bazı savaş bölgelerinde insani koşulların kötüleştiğini belirterek acil yardım çağrısında bulundu.

Uluslararası hukuk vurgusu ve taraflara çağrılar

Ülkedeki hak ihlallerini izleyen Acil Durum Avukatları Kurumu, saldırıyı insani misyon mensuplarını koruyan uluslararası kuralların açık ihlali olarak nitelendirdi. Açıklamada sorumluluğun “savaşan tüm taraflara” ait olduğu belirtilirken, sivillerin korunmasının her iki tarafın yükümlülüğü olduğu vurgulandı. Kurum ayrıca kuşatma, geçiş engelleri ve yardımın kesilmesinin, sivilleri ölüm riskiyle karşı karşıya bıraktığını kaydetti.

Birleşmiş Milletler cephesinden de sert tepki geldi. BM Sözcüsü Stephane Dujarric, BM Genel Sekreterinin sivilleri tahliye etmeye çalışan Kızılhaç konvoyuna yönelik saldırı karşısında “dehşete düştüğünü” aktardı ve yardım çalışanlarının hiçbir koşulda hedef olmaması gerektiğini yineledi. BM’nin sahadaki değerlendirmesi ise net: Hartum, Darfur, Kordofan ve savaşın yıktığı diğer bölgelere güvenlik sağlanmadan erişim mümkün olmuyor; bu da yardım zincirinin en zayıf halkasını oluşturuyor.

Bu tablo, yalnız Sudan’a özgü değil. Kriz coğrafyalarında artan yardım çağrıları dijital kanallarda daha görünür hale gelirken, Birleşmiş Milletler’in yardım çağrıları gibi başlıklar, uluslararası gündemde erişim ve güvenlik tartışmalarını yeniden öne çıkarıyor. Sahada korunamayan her konvoy, masadaki diplomatik taahhütlerin de sınandığı bir eşik haline geliyor.

Cidde süreci, insani yardım mekanizmaları ve erişim tartışması

Sudan’daki savaşın arka planında, 15 Nisan 2023’te başlayan ve kısa sürede ülkenin pek çok bölgesine yayılan çatışma yatıyor. Ordu, HDK’nin askeri reform kapsamında iki yıl içinde tamamen entegrasyonunu isterken; HDK bunun daha uzun bir takvimde olabileceğini savunmuş, gerilim silahlı çatışmaya dönüşmüştü. Çatışmalar Hartum’un yanı sıra batı ve güneybatıdaki eyaletlerde ağır silahlarla sürüyor.

BM’ye göre çatışmalarda 12 binden fazla kişi öldü, 33 binden fazla kişi yaralandı. Nüfusun yaklaşık yarısına denk gelen 25 milyon kişi yardıma muhtaç hale gelirken, 6,8 milyon kişi ülke içinde yerinden edildi veya komşu ülkelere kaçtı. Bu ölçek, yalnızca gıda ve sağlık değil; barınma, eğitim ve temel kamu hizmetleri açısından da yapısal bir çöküşe işaret ediyor.

Bu ortamda “Cidde 2” görüşmelerinde taraflar, BM İnsani İşler Ofisi liderliğinde ortak bir mekanizma kurulması ve yardımın artırılmasını kolaylaştıracak adımlar atılması yönünde taahhütlerde bulundu. Anlaşmanın ardından BM Sudan İnsani Yardım Koordinatörü Clementine Nkweta Salami, hayat kurtarıcı yardıma engelsiz erişimin önündeki tüm engellerin kaldırılması ve sahada “acil ve somut” önlemler alınması çağrısı yaptı. Ne var ki Hartum’daki saldırı, bu mekanizmaların sahaya nasıl yansıyacağı sorusunu büyüttü.

Yardımın siyasallaşması ve kıtlık uyarıları

Mahir Ebu’l Cuh, “birçok veriye göre durumun kıtlığa doğru gittiğini” belirtirken, yardımın tehlikeli bölgelere ulaşamaması halinde bölgesel ve uluslararası isteksizliğin büyüyebileceği uyarısında bulundu. Ebu’l Cuh’a göre sorumluluk iki tarafa da ait; ancak ordu kontrolündeki bölgelerde giriş izinleri, vize yenilemeleri ve güvenli geçişlerin açılmaması gibi nedenlerle asıl yük daha ağır biçimde Sudan ordusunun üzerinde.

İnsani alanın siyasallaşması, dijital ekosistemde de etkisini gösteriyor: Bağış kampanyaları, kriz haritaları ve uydu görüntüleriyle teyit girişimleri artarken, sahaya erişim kapalı kaldığında bu şeffaflık da tek başına çözüm olmuyor. Yardımın “varlığı” ile “ulaşması” arasındaki fark, insan hakları tartışmalarının tam merkezine oturuyor. Çünkü yardım kamyonu sınırda beklediğinde, bedeli en ağır ödeyenler çoğu zaman çocuklar ve yaşlılar oluyor.

Gazze’den Lübnan’a STK’ların alarmı ve bölgesel etkiler

Türkiye’deki bazı platformlar da farklı coğrafyalara ilişkin güncellemelerle benzer bir eğilime işaret ediyor: Çatışmalar uzadıkça, temel hizmetlere erişim daralıyor ve korunmasız gruplar daha büyük risk altına giriyor. Malatya’daki bir sivil toplum platformu adına konuşan Hüseyin Söylemez, Suriye’den Filistin’e, Yemen’den Somali’ye çeşitli kriz alanlarında barınma çözümleri, gıda sevkiyatları, mobil klinikler ve sahra hastaneleri gibi çalışmalar yürütüldüğünü aktardı. Bu tür çabalar, yerel STK ağlarının lojistik ve koordinasyon kapasitesinin önemini gösterse de, güvenlik şartları kötüleştiğinde sürdürülebilirlik sorunu büyüyor.

Aynı değerlendirmelerde Gazze’deki can kaybı ve yaralı sayılarının yüksekliği, Lübnan’da Ekim 2023’ten bu yana artan saldırıların yarattığı yıkım ve Yemen’de milyonlarca kişinin yardıma bağımlı hale gelmesi gibi başlıklar öne çıkarıldı. Bölgesel gerilimler dijital medyada da hızlı yayılıyor; örneğin Gazze’de operasyonlara dair gelişmeler gibi haber akışları, yardım koridorları ve ateşkes çağrılarıyla birlikte izleniyor. STK’ların vurgusu ise ortak: Çatışma yoğunlaştıkça insani yardımın dağıtımı zorlaşıyor, mülteciler ve yerinden edilenler daha güvencesiz koşullara itiliyor.

Öte yandan insani alanın temel hedefi değişmiyor: sivilleri korumak ve kalıcı barış ihtimalini canlı tutmak. Hartum’daki saldırı gibi olaylar, yalnızca bir güvenlik ihlali değil; aynı zamanda çatışan tarafların uluslararası taahhütlerinin, yardım kuruluşlarının sahadaki hareket alanının ve küresel dayanışmanın sınandığı bir eşik olarak okunuyor.