Ankara, enerji arz güvenliğini güçlendirme hedefi doğrultusunda uluslararası iş birlikleri üzerinden yeni nükleer santral projelerini sürdürmekte olduğunu bir kez daha doğrulamak zorunda kaldı. Mart ortasında kamuoyuna yansıyan temaslarda, Türkiye’nin Güney Kore ile ortak bir santral için görüşmeleri ilerlettiği, aynı zamanda Fransa merkezli EDF ile küçük modüler reaktörler alanında bir çerçevenin yoklandığı görüldü. Sürecin odağında, artan elektrik ihtiyacına yanıt verirken dışa bağımlılığı azaltmak ve uzun vadeli iklim hedefleriyle uyumlu bir üretim karması oluşturmak var. Türkiye’nin mevcut büyük ölçekli nükleer yatırımı Akkuyu sahasında devam ederken, Karadeniz kıyısında planlanan yeni tesis ve Trakya için gündemde tutulan üçüncü proje, Ankara’nın nükleer takvimini genişleten başlıklar olarak öne çıkıyor. Bu adımlar, yalnızca üretim kapasitesi tartışması değil; yerli tedarik zincirinin büyümesi, nükleer regülasyon kapasitesi ve bölgesel enerji diplomasisi açısından da belirleyici görülüyor.
Ankara’nın Güney Kore ile nükleer santral görüşmeleri ve bağlayıcı teklif hedefi
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, verdiği röportajda Türkiye ile Güney Kore’nin ortak bir nükleer santral inşası için müzakere yürüttüğünü ve sürecin ilerlemesi adına Seul ile Korea Electric Power Corporation (KEPCO) tarafından “bağlayıcı bir teklif” sunulmasının hedeflendiğini söyledi. Bayraktar, kararın yıl içinde netleşmesini amaçladıklarını da dile getirdi. Böylece Ankara, nükleer portföyünü yalnızca tek bir sahaya sıkıştırmayan, farklı ortaklarla ilerleyen bir çerçeveye oturtmaya çalışıyor.
Görüşmelerin odağındaki proje, Karadeniz kıyısında konumlandırılması planlanan tesis olarak tarif ediliyor. Türkiye’nin jeopolitik konumu, bir yandan Orta Asya ile Avrupa arasında doğal gaz akışında koridor rolü oynarken, diğer yandan Irak ve Kafkasya kaynaklı petrol için terminal işlevi görmesiyle biliniyor. Buna rağmen ülkenin iç tüketimi için ithalata bağımlılığının sürmesi, enerji politikalarında yeni kaynak ve teknoloji arayışını hızlandıran temel nedenlerden biri olarak gösteriliyor. Bu çerçevede atılan her adım, doğrudan enerji güvenliği ve uzun vadeli arz planlamasıyla ilişkilendiriliyor.

EDF ile küçük modüler reaktör teması ve Türkiye’nin teknoloji arayışı
Bayraktar’ın aktardığı bir diğer başlık ise Electricite de France (EDF) ile yürütülen temaslar oldu. Bu haftaki görüşmelerin ardından “küçük modüler reaktörler” (SMR) alanında bir mutabakat zaptı hazırlanabileceği ifade edildi. Bakanlık tarafı, görüşmelerin erken aşamada olduğuna işaret ederken, SMR konusu Türkiye’nin daha esnek ölçeklerde üretim, tedarik zinciri kurgusu ve yeni sanayi kapasitesi tartışmalarını da beraberinde getiriyor.
Bu tartışmalar, Türkiye’deki sanayi ve akademi çevrelerinin son dönemde nükleer teknoloji başlığını daha geniş bir çerçevede ele almasıyla da örtüşüyor. Ankara Sanayi Odası ve Nükleer Sanayi Derneği’nin desteğiyle düzenlenen 11’inci Nükleer Santraller Zirvesi’nin İstanbul ayağında yapılan konuşmalarda, nükleer enerjinin yalnızca üretim değil, aynı zamanda yüksek teknolojiye dayalı sanayileşme ve mühendislik kabiliyetleri bakımından stratejik bir kaldıraç olarak konumlandığı vurgulandı. Zirvede, Türkiye’nin Ulusal Enerji Planı doğrultusunda 2040’a kadar 20 bin megavat nükleer kurulu güç hedefi hatırlatıldı; bu hedefin Akkuyu sonrasında Sinop ve Trakya projeleriyle birlikte okunduğu belirtildi.
Enerji yatırımlarının genel çerçevesi ve kamuoyundaki yansımaları ise, farklı mecralarda yakından izleniyor. Bu kapsamda Türkiye’de enerji yatırımlarına ilişkin değerlendirmeler de, nükleer projelerin yenilenebilir ve yerli kaynaklarla birlikte nasıl konumlandığına dair tartışmaların parçası haline geliyor. SMR başlığı da tam bu noktada, “hangi teknoloji, hangi finansman, hangi tedarik modeli” sorularını yeniden gündeme taşıyor.
Akkuyu, Karadeniz ve Trakya hattında genişleyen nükleer takvim
Türkiye’nin sahadaki en somut nükleer yatırımı, Rusya’nın Rosatom şirketi tarafından Akdeniz kıyısında inşa edilen Akkuyu Nükleer Güç Santrali olarak öne çıkıyor. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre tesisin bu yıl içinde faaliyete geçmesinin planlandığı belirtiliyor. Karadeniz kıyısında planlanan yeni santral ise, mevcut yatırımın yanına eklenecek ikinci büyük halka olarak tarif ediliyor; Trakya için gündemde tutulan üçüncü santral planında ise potansiyel yükleniciye ilişkin bir isim henüz açıklanmadı.
Bu takvim, Türkiye’nin yalnızca üretim projeleriyle değil, aynı zamanda arama ve dış varlık arayışlarıyla da ilerlediğini gösteriyor. Devlete ait enerji şirketleri TPAO ve BOTAŞ, Kanada’daki petrol ve doğal gaz sahalarına yatırım olanaklarını araştırıyor; bunun, aralık ayında ABD’de başlayan benzer çalışmaların devamı niteliğinde olduğu aktarılıyor. İçeride ise Karadeniz’de arama faaliyetlerinin hızlandığı, Bulgaristan kıyılarında Shell ile ortaklık yürütüldüğü bilgisi paylaşıldı.
Nükleer sahadaki gelişmelerin sanayi tarafında nasıl karşılık bulacağı sorusu da masada. Nükleer tedarik zincirini büyütme hedefiyle anılan NÜKSAK kümelenmesi ve devam fazı olarak gündeme gelen NÜKSAK-2 çalışmaları, Akkuyu tecrübesinin yerli sanayiye daha sistemli biçimde aktarılması amacıyla konumlanıyor. Tartışmanın kilit noktası şu: Türkiye, bu projelerle sadece elektrik üretimini mi artıracak, yoksa nükleer ekosistemde bölgesel bir tedarik ve teknoloji üssü olma iddiasını da somutlaştırabilecek mi? Bu sorunun yanıtı, Ankara’nın uluslararası ortaklıkları nasıl yöneteceği kadar, regülasyon, insan kaynağı ve yerelleştirme performansına da bağlı görünüyor.





